İklim Değişikliği ve Biz

Dünyanın iklimi sürekli değişiyor. Buradaki sorun, normalde binlerce yılda olan değişimin artık çok daha kısalan sürelerde gerçekleşmesi.

“Bir şeyi basitçe izah edemiyorsanız yeterince anlamamışsınız demektir.”

-Albert Einstein

Yeterince anlamadığım bir şeyi basitçe izah etmeye çalışacağım. Umarım bunu yapmak, böyle önemli bir konuyu anlatırken kafa karıştırıcı olmaz. İklim değişikliğinin etkilerini iki boyutu ile ele alacağım. İlki doğanın tahrip edilmesiyle bölgesel boyutta olan yönü. İkincisi temelde fosil yakıtların kullanılmasıyla, küresel ısınmayı doğuran yönü. Konuya ortadan dalmak yerine öncesinde biraz etrafında dolanacağım çünkü anlatmaya yeterince dışarıdan başlamayınca ortasına gelindiğinde hala kafada soru işaretleri oluyor. Böyle olsun istemiyorum.

Çıkış noktam, geçen sene okuduğum, “Tüfek, Mikrop ve Çelik” isimli bir kitap. Yazar Jared Diamond henüz kitabın başında amacının bazı soruları cevaplamak olduğunu belirtiyor. “Neden Batı gelişirken Doğu geri kaldı?”, “Avrupa, Amerika'yı ve Polinezya’yı sömürdü, bunun tersi olamaz mıydı?” gibi sorular. Hakikaten ya Maya, İnka ve Aztek kabileleri henüz 16. yüzyıldayken gelip de Avrupayı işgal etselerdi (ya da belki de Çin).  Kendi sömürü imparatorluklarını kursalardı. Nasıl olurdu? Ve neden olmadı? Yoksa Amerika ve Afrika toplumları bilimsel olarak yönetilmeye mahkum toplumlar mıydılar, zamanında Avrupa’da yer alan ırkçı söylemlerde olduğu gibi?

Diamond bunları tarih, coğrafya, biyoloji ve dil bilimindeki bilgilerini birleştirerek açıklıyor (Adam DTCF’nin vücut bulmuş hali gibi). Tabi ki kitap merak edenler için oralarda bir yerlerde duruyor. Uzun uzadıya anlatacak değilim. Ancak sorularına cevaplar, özellikle coğrafya ve biyoloji alanlarında yatıyor. Avrasya’da genellikle benzer paralellerde benzer olan iklim özellikleri tarım ürünlerinin ekim alanlarının genişlemesine yardım ederken, Kuzey-Güney yönünde geniş bir alan kaplayan Amerika kıtasında bu aktarım çok daha zor olmuştur. Ayrıca yine Amerika’da evcilleştirilebilecek pek hayvan türü bulunmaması da cabası. Amerikalılar atı ilk kez Conquistadorların altında gördüler. Sadece bu da değil. Ne bir büyükbaş ne de küçükbaş hayvan türü... Sadece lama. O da evcilleştirilmeye pek müsait değildi. Sırf bunlar bile Amerika'nın neden gelişemediğini anlatmaya yetecektir.

Buraya kadar iklim değişikliği yoktu. İklimin ve doğanın insan yaşamı üzerinde ne kadar belirleyici olduğu vardı. Bizim ilerleyeceğimiz nokta Batı'nın bu denli gelişip de Mezopotamya toplumlarının günümüz Ortadoğusuna dönüşmesi. Mezopotamya bereket, tarım üretimi, büyük devletler ve insanlık tarihinin ilklerine sahne olurken; Ortadoğu kuraklık, savaşlar, krizler ve fosil yakıtlarla anılır oldu. Bu durumun siyasi nedenlerle açıklandığına pek çok kere şahit olmuşsunuzdur. Ancak bu sefer ben Jared Diamond’ın da yaptığı gibi coğrafya üzerinden gitmeye çalışacağım, basitçe.

Mezopotamya Ortadoğu oldu, çünkü yeşil burayı terk etti. Buzul çağının M.Ö. 10.000’lerde sona ermesi, sonrasında sıcaklığın daha da artması bölgede M.Ö. 5.500’lerde tarım üretiminin başlamasına zemin hazırladı. İnsanlar daha fazla üretti. Bu sefer sadece ihtiyaçları kadarını değil fazlasını da üretebilmeye başladılar. Artık-ürün (surplus) oluştu. Eğlence için de ürettiler. Ürettikçe de daha fazla tükettiler doğayı. Zaten devam eden bir ısınma vardı. Ancak tarım arazisi açılmak için ya da başka sebeplerle ormanların kesilmesi, bataklıkların kurutulması hayvan ve bitki çeşitliliğini, sonrasında da bölgedeki iklimi olumsuz etkiledi.

Maalesef yukarıda bahsettiğim durum bulaşıcı bir hastalık gibi ilerlemekte. Zamanında Van merkezli Urartularla savaşan bir Asur hükümdarı, Asur-Urartu arasının sık ormanlarla kaplı olup kendisinin bunları kestiğini söylüyor (Van’ın güneyinden bahsediyoruz). Bundan çok çok sonraki bir dönemde (17. yy) Evliya Çelebi ‘Seyahatnamesi’nde Anadoluyu anlatırken bir sincabın hiç ağaçlardan inmeden burayı bir uçtan diğer uca kat edebileceğinden bahsediyor. Görüldüğü gibi aslında Orta doğunun, yeşilin o coğrafyayı terk etmesiyle paralel bir seyir izleyen, tarihi yüzyıllardan beri Anadolu'muzda da tekerrür etmek üzere kapımızda bekliyor.

Tarım arazisi açmak ve sineklerden kurtulmak için bataklıkları kurutuyoruz. Sonra kuşlar gidiyor. Bitkiler kuruyor. Yağmur yağmaz oluyor. Kuraklık baş gösteriyor. İklim değişiyor. Bu tarz olayların en dramatiğini görmek istiyorsanız Aral Gölü’ne bakın. Dünyanın en büyük dördüncü gölüyken şimdi ne halde olduğuna. Daha önce etrafına hayat veren bir gölün yanlış kullanımlarla kurutulması ve bölgenin çöl haline gelmesi... Benzer durumlar baraj yapımlarında da yaşanmakta. Nil üzerinde inşa edilen Aswan Barajı'nın alüvyonların aktarılmasını önlemesi ve Aşağı Nil havzasında tarım üretimine zarar vermesi gibi. Ya da yine barajların suyu tutarak nehir yatağının ileri kısımlarının gereken suyu alamamasına neden olması gibi. Ülke olarak odaklanmamız gereken en önemli noktalardan birisinin yeşili korumak olduğunu düşünüyorum. Kıyamet günü bile olsa elinizdeki fidanı dikin denilen bir kültürün günümüz aymazlığını yaşıyor olması da çok acı maalesef.

Sonraki paragrafa ve ikinci konuma giriş olması için geçmiş bir travmamdan bahsetmek istiyorum. Lisedeyken coğrafya dersinde söz alıp merak ettiğim bir soruyu sormuştum “Hocam, dağların tepesi güneşe daha yakın olduğu için daha sıcak olması gerekmez mi, neden soğuklar?” Dersin hocası dalga geçtiğimi düşünüp beni oturtmuştu yerime. Dalga geçmemiştim ama, cidden kafama takılmıştı. Oysa LYS’ye çalışırken öğrendim ben, dünyanın büyük oranda yansıyan ışık ve nemin etkisiyle ısındığını. Bu nedenle atmosferin üst katmanlarına çıkıldıkça ısının daha az tutulduğunu.

Sera etkisi diye bir şey duymuşuzdur hepimiz. Ben eskiden sera etkisini küresel ısınmanın bir sonucu, olumsuz bir şey sanırdım. Oysa işin aslı farklı. Dünya büyük oranda yansıyan güneş ışınlarıyla ısınıyor demiştik ya sera gazları denilen karbondioksit, karbonmonoksit, karbon gibi gazlar da bu yansıyan ışığın dünyadan ayrılmadan bir kısmının daha tutulmasını sağlıyor. Eğer böyle olmasaydı, WWF’e göre dünya -18 derece olurmuş. Yani iyi bir şey. Tüm bu sistem dünyayı dev bir sera haline getirdiği için de buna sera etkisi diyoruz. Ama fazlası zarar tabi bu gazların. Burada kaldığımız yere birazdan yine geleceğiz.

‘İki Kule’ filminde Aragorn’un surlara saldıran düşmana ok yağdıran okçuları kapıya ellerinde tokmakla yürüyen Urk-Hailara yönlendirdiği bir sahne vardı. Aynen o şekilde, odaklanmamız gereken asıl düşman şu an kapımıza hücum etmekte ve böyle giderse de 2060 yılından sonra kırıp geçecek. Pek çok gelişmiş devlet süreci yavaşlatmanın yollarını aramanın yanı sıra, günü geldiğinde çekilebileceği iç surları da inşa ediyor. Ancak gelişmekte olan ve gelişmemiş devletlerin bunu gerçekleştirecek maddi imkanları yok maalesef.

Yanlış anlaşılmasın. Küresel ısınma yada İklim değişikliği modern çağla birlikte doğan bir şey değil. Dünyanın daha önce de bir buzul çağından çıktığından, insan varlığının belki bu sayede organize olarak medeniyetler halini aldığından yukarıda bahsetmiştik. Dünya iklimi sürekli değişiyor. Buradaki sorun, normalde binlerce yılda olan değişimin özellikle Sanayi Devrimi sonrası artık çok daha kısa sürelerde gerçekleşmesi. Bu süreçte dünyanın ortalama sıcaklığında meydana gelecek 2-4 derecelik artış ise pek çok canlı türünün neslinin tükenmesi, kuraklık ve daha önce coğrafyamızda görmediğimiz doğal felaketlerin (hortum, sel) yaşanmasına sebep olacaktır. Ayrıca yine su seviyesindeki önemli derecedeki yükselme, kıyı yerleşimlerimizin bir kısmını sular altında bırakacak.

İktisat, sınırsız insan ihtiyaçlarının sınırlı kaynaklarla giderilmesidir. Bizleri de bu noktaya bu sınırsızlaşan ihtiyaçların dünyamızı tüketmesi getirdi. Avcı toplayıcı toplumlar halindeyken en fazla yırtıcı bir hayvan kadar zararlı olan insanlık, yerleşik hayata geçip medeniyet kurdukça birbirinin kurdu olmanın yanı sıra dünyaya da musallat oldu. Yukarıda Mezopotamya’dan çıkan bir salgının yüzyıllarca yayıldığından bahsetmiştim. Buna 18. yüzyıl sonlarından itibaren Avrupa’da doğan ikinci bir doğa düşmanı dalga da dahil oldu. Büyük buluşlar ve Sanayi Devrimi sonrasındaki gelişim, maalesef doğaya karşı savaşımızda insanlık olarak bizi bir adım öne geçirdi ve biz Türkiye olarak da bu iki dalganın tam ortasında kaldık. Kaybedecek vaktimiz ya da çekilebileceğimiz başka yurdumuz yok. Bu yüzden yüzleştiğimiz tehlikenin boyutu bizi önceliklerimiz konusunda daha ciddiyetle düşündürmeli artık.

İklim değişikliği ile ilgili yukarıda bahsettiğim bilgilerin büyük kısmına ulaşmak ne kadar vaktimi aldı biliyor musunuz? Tam yirmi dakikamı. Sadece yirmi dakikanızı ayırarak siz de bu konuyla ilgili bir tavır takınabilirsiniz. Tabi ki doğanın tarafında... WWF, Avrupa Ajansı, TEMA, Greenpeace, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve National Geographic’in sitelerinden faydalanabilirsiniz. Yine çoğumuzun duyduğu bir sözle bitiriyorum: “Doğayla savaş halindeyiz. Eğer kazanırsak, kaybedeceğiz.” Hubert Reeves. Dahası da var:

“Canlıların var olma hakkı tartışılamaz ve hiçbir canlının varoluşunu haklı göstermesine de ihtiyaç yoktur. ‘Zararlı türler’ ve ‘zararlı otlar’ sözleri, bitkilerin ve hayvanların bize hizmet etmek için var olduğunu ve üzerlerinde hiçbir sınır tanımayan bir hakka sahip olduğumuzu savunan, yüzyıllar öncesinden gelen bir önyargının yansımasıdır. Bu ifadeler benmerkezciliğimizin, (ya da insanmerkezciliğin) cahilliğimizin ve dar görüşlülüğümüzün doğrudan ifadesinden başka bir şey değildir. Gerçekte, başka birçokları arasında bir türüz biz de, o kadar. Bu arada, yok olmalarından bütünüyle sorumlu olduğumuz, sayıları gittikçe artan, yeryüzünden silinmiş türlere bakacak olursak, doğanın dengesine ve yaşam çeşitliliğinin korunmasına zararlı tür nitelemesini, diğer tüm türlerden daha çok hak eden biz oluruz herhalde.”