Bitkisel Bir Söyleşi / 1. Bölüm

Bitkisel söyleşimizin bu ilk bölümünde kısaca etnobotanikten ve ayrıca benim bitkilerle olan ilişkimden söz ettim. 2. Bölümde görüşmek üzere

Bitkiler, insanların da bir parçası olduğu ve günden güne acımasızca yok edilen doğanın sessiz ve barışçıl sakinleri. Onlara dünya üzerinde yaşadığımız ve hatta yaşayamadığımız(!) her yerde rastlayabiliyoruz. Yüksek dağların yamaçlarından okyanusun derinliklerine kadar pek çok yerde yüz binlerce farklı türde bitki yaşıyor. Bu özellikleriyle de adeta bizlere hayatta kalma dersi veriyorlar. Bu barışçıl canlılar karşılaştıkları tüm zorluklara ve saldırılara rağmen bir tür “pasif direniş” sergiliyor, hayatta kalmak, üremek ve hatta göç etmek için birbirinden ilginç yöntemleri kullanıyorlar. Dünya üzerinde yaşayan tüm canlıların nefes alma, beslenme ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını hiçbir karşılık beklemeden sunan bu canlılar dünyanın biokütlesinin (canlı olan bölümünün) en büyük kısmını oluşturuyor. Hal böyleyken nerede yaşıyor olursak olalım, yaşadığımız bölgenin kendine özgü türleriyle her gün karşılaşıyoruz. Oysa çok azını ismen tanıyor, çoğunun ise ne olduğunu, ne işe yaradığını, insanlarla kurduğu ilişkinin öyküsünü dahi bilmiyoruz. Çoğunlukla doğanın gözlerimizin önüne serdiği muhteşem manzaraları sadece izlemekle yetiniyoruz.

Sözgelimi bundan birkaç yıl öncesine dek, onunla Sultanbeyli ormanlarında yüksek bir tepenin üzerinde karşılaşana dek, sadece İstanbul’a özgü endemik bir tür olan İstanbul çiğdemi (Crocus olivieri istanbulensis) ile komşu olduğumun farkında bile değildim.

Muhtemelen İstanbul’da yaşayıp da bu zarif çiçeği bir kez bile olsun görmemiş ve hatta adını bile duymamış insanlar vardır. Tabii ki bilmemek ya da ilgi duymamak kınanmayı gerektiren bir durum değil. Fakat, bu güzelliklerin keşfedilmeye, tanınmaya ve korunmaya ihtiyaçları var. “İnsan tanımadığı şeyleri sevemez, sevmediği şeyleri ise koruyamaz” diye yola çıkarak yaklaşık dört yıl öncesinde hiçbirini ayırt etmeksizin bitkilerin pek fazla bilinmeyen ilginç hikayelerini kendi anılarımla harmanlayarak anlatmaya başladım. Etnobotaniğe duyduğum amatör ilgiyle bitkilerin hikayelerini çeşitli kaynaklardan okuyup araştırarak, benim gibi bitkilere ilgi duyan bir dostumun kurmayı teklif ettiği internet sitesi “bitkigunlugum.com” üzerinden başkalarıyla da paylaştıkça, ben de okuyanlarla birlikte öğrenmeye devam ettim. Bu süre zarfında Dünya üzerinde var olduğu tahmin edilen yaklaşık 400 bin adet bitki türünden sadece 300 tanesini tanıyıp tanıtabildim. Amacım okurlara bu gezegenin sadece insana ait olmadığını, insanın doğanın efendisi değil sadece bir parçası olduğunu hatırlatmaktı. Umarım bu süre zarfında yazdıklarım bu bitkileri merak edip tanımak isteyenlere faydalı olmuştur.

Merak da insan doğasının en önemli parçalarından birisidir. Peki ya az önce sözünü ettiğim etnobotanik nedir diye merak ediyor musunuz? Etnobotaniği bitki ve insan ilişkilerini inceleyen bir bilim dalıdır diyerek özetlemek mümkün, fakat etnobotaniğin kapsamı da oldukça geniş. Etnobotanik bizlere bitkilerin insanlarla olan etkileşimlerinin izlerini yerel halkın dilinde, inanışlarında, gelenek ve göreneklerinde, efsanelerinde ve gündelik yaşamında arayan her bitkinin toplum hafızasında yer eden hikayesini anlatır. Herhangi bir bitkinin nasıl ve nerede yetişip keşfedildiği, ne için kullanıldığı (ilaç, yiyecek, giyecek vb.), yerel dil ve kültürün içinde nasıl ve ne ölçüde yer aldığı, tarihsel düzlemde nereden gelip nereye yolculuk ettiği gibi pek çok soruya cevap vermeye çalışır. Şüphesiz benim gibi hikaye dinlemeyi ve anlatmayı seven biri için oldukça merak uyandırıcı ve ilginç bir alandır. Eğer siz de doğada bir başınıza dolaşmayı seviyorsanız, gözleriniz merakla toprağa, ağaçlara, derenin içindeki kayalara tutunmuş bitkilere takılıyorsa ya da evinize konuk ettiğiniz bir saksı bitkisine hem merak hem de ilgi duyuyorsanız ya da küçük bir bahçeye sahip olmanın hayalini kuruyorsanız anlattıklarım ve bundan sonra anlatacaklarım muhtemelen ilginizi çekecektir.

Bitkileri tanımanın en iyi yolu onlarla iletişim kurmaktır. Onlar hakkında yazılmış birbirinden ilginç kitapları okumaya başlamadan önce bırakın sizde o merakı uyandırsınlar... Bitkilerle iletişim deyince muhtemelen gözünüzün önüne pencerelerinin önüne dizdikleri sardunyalarla, kadife çiçekleriyle, yaprak güzelleriyle ve menekşelerle konuşan yaşlı nineler gelecektir. Bu sandığınız gibi nafile bir uğraşı da değildir. Aslında bitkilerin tıpkı hayvanlar gibi etraflarından olup bitenleri hissedebildiğini ortaya koyan bilimsel araştırmalar bulunuyor. Diğer bir deyişle bitkiler sesinizin havada yaydığı titreşimlerden sizin onlara dostça mı yoksa düşmanca mı yanaştığınızı anlayabiliyorlar. Bitkilerin insanlardan daha fazla duyuya sahip olduğunu ve bizim hissedemediğimiz pek çok şeyi hissedebildiklerini hiç duymuş muydunuz? Artık duydunuz... Eğer bu konuda şüpheniz varsa bitki nörolojisi konusunda deneyler yaparak bitkilerin aslında zeki(!) canlılar olduğunu kanıtlayan İtalyan profesör Stefano Mancuso’nun çalışmalarına bir göz atabilir ve oldukça ilginç deneylerle karşılaşabilirsiniz...

İletişim kurmayı seçtiğiniz bitki sizinle aynı dili konuşmuyor olsa da inanın size çok şey anlatacaktır. Oldukça küçük ölçekli düşünelim, diyelim ki bir saksı süs bitkisi edinmeye karar verdiniz. Örneğin bir orkidenin toprakta değil de ağaç kabuklarına tutunarak yetişebildiğini, bir kaktüsün dikenleri vasıtasıyla ortamdaki nemi kullandığı için suya pek ihtiyaç duymadığını, ya da etçil bir bitkinin asla klorlu bir suda yetişemediğini ve onun için en yakın benzin istasyonundan saf su almanız gerektiğini (bu benim minik sineklerle beslenen Sarracenia’m için yapmayı öğrendiğim bir şeydi) bu bitkilerle vakit geçirerek öğrenebilirsiniz. Yetiştirdiğiniz bitkiyle ilgili küçük bir günlük tutarsanız (sadece aklınızda tuttuğunuz hayali bir günlük bile olabilir), onun bir yıl, yani dört mevsim boyunca nasıl bir yaşam döngüsüne de sahip olduğunu da anlayabilirsiniz. Bununla ilgili bir örnek vermek gerekirse, yazın toprak üstünde kalan gövdesi tamamen kuruyup kaybolan, yumrulu bir bitki olan siklameninizin artık öldüğünü düşünüp ondan kurtulmaya çalışmazsınız(!). Çünkü onun soğuk mevsimde yeniden canlanacağını, yaz mevsiminde toprak altında sadece bir süreliğine uykuya çekildiğini öğrenmişsinizdir.

Bitkisel söyleşimizin bu ilk bölümünde kısaca etnobotanikten ve ayrıca benim bitkilerle olan ilişkimden söz ettim. Bir sonraki yazıda bitkilerin kimi zaman harikalarla ve kimi zaman ise tuhaflıklarla dolu dünyasını birlikte keşfetmeye devam edeceğiz. Herhangi bir doğa parçasının keyfini sürerken vakit ayırıp da bitkilere daha dikkatli bakmanızı sağlayabilirsem ne mutlu bana...