Aylak Adam

Yusuf Atılganın 1959 yılında yayımladığı ve kendisine ait ilk romanı olan Aylak Adam “Cumhuriyet” gazetesinin Roman Armağanı ödüllerinde 2.lik kazanmıştır. Yusuf Atılgan çiftçilik yaparak yaşamını sürdüren bir yazardır. Bu sebeple Aylak Adamın ele aldığı İstanbul aydınlarını ve aylaklarını nasıl bu kadar iyi anlatabildiği ve neden bir köy romanı yazmayı tercih etmediği sorusuyla karşılaşmıştır. Yusuf Atılganın bu soruya cevabı ise “evet ben bir köylüyüm ama köy romanı yazmak için köylü olmak yetmez. Kent insanının, aylaklığını anlatmak ki bunun batıdaki karşılığı bohemliktir, çok daha kolaydır. Ben İstanbul'da okudum. Bu yüzden biraz İstanbul hasretimi gidermeyi biraz da yaşadığım gariplikleri yansıtmak isterken ortaya Aylak Adam çıktı.” şeklinde olmuştur.

Aylak adam Kış, İlkyaz, Yaz ve Güz bölümlerinden oluşan bir romandır. Dili yalın olan romanda Yusuf Atılgan isim bile vermediği baş karakterini “C” diye anlatıyor. Maddi yönden durumu çok iyi olan C hayatını maddi boyutun üzerinde bir anlama bağlama çabası içerisindedir. Bu çabayı ise kendi düşsel dünyası içerisinde düşsel sevgiyi aramakta buluyor. Roman boyunca C kurduğu düşsel sevdanın peşinden koşar. Koştuğu bu sevdanın peşinde betimleme gücünü arttırmak için yazar; sokaklar, sinemalar, evler, restoranlar ve meyhaneler gibi romanda sembolikleştirdiği mekanlara sıkça değinir. Çoçukluğundan gençlik dönemine kadar annesiz büyümüş C, babası tarafından çok fazla benimsenmemiş ve baba faktörü kendisi için tramvatik bir hal almıştır. Bu tramvatik durumun temelinde C’nin babasının sapıklıkları yatmaktadır. C, Zehra teyzesinin elinde büyümüş ve yetişkinlik döneminde dahi ölü teyzesini bir anne figürü olarak görmekten vazgeçememiş aynı zamanda babasına olan nefretinden de kurtulmayı başaramamıştır.

Aylak adam 1958lerde Türkiye toplumunun içinde bulunduğu bireyselleşme sorunu ve sıradan bir insan olmayı reddetme sorununu yansıtmaktadır. C her şeye karşı duran, karşı çıkan ve karşı, olan bir adamdır. Toplumun sokak hayatına getirdiği yasaklardan şikayet eden (gülmek, el ele yürümek, şarkı söylemek…) ve insanların yapmacık davranışlarından uzak duran birisidir. Kendi deyişiyle “zengin değil paralı biriyim” diyerek çalışmak zorunda olmaması kendisini toplumdan soyutlamasında etkili olmuş ve tamamen düşsel sevdasının peşinden gitmesine olanak sağlamıştır. Roman boyunca gerçek sevgiyi arayan C kendisiyle bir çatışma halindedir. Sevgiyi bulduğunu zannettiği zamanlarda kendisini bir adım geride tutmak ve zaman zaman ilişkinin içinden kaçmak ister. Bu çatışmanın sebebi C'nin düşsel sevdasıyla gerçek sevdasını arasındaki çatışmadır.

C ütopyasını yaşayabileceği kadını ararken her zaman hayal kırıklığına uğramıştır ve bu durum kendisinde strese bağlı baş ağrısına dönüşmüştür. Umudunun kesildiği bir vakit kafede oturmuş portakal suyu içerken, camın öbür ucunda mavi gözlü bir kadını fark eder ve o an baş ağrısı diner. İçini bir sevinç kaplamış halde dışarıya çıktığında mavi gözlü açık mavi yağmurluk giymiş kadının sokağın ilerisine doğru yürüdüğü görerek peşinden gitmeye başlar. Kafasında onunla nasıl konuşacağını kurgularken kadın koşmaya başlar ve ardından yol kenarında durmuş olan otobüse biner ve otobüs hareket eder. Otobüsün peşinden koşmaya başlayan C otobüsü yakalayamayacağını fark edince kendisini yolun ortasına atar ve bir araç durdurmaya çalışır. C'nin son umuduna yetişme çabası ise çevredeki diğer insanların tepkisiyle trajikomik bir hal alarak toplumdan kendisini soyutlayan her şeye karşı olan düşsel sevdasını yakalayamamış C’nin umutlarının bitmesiyle sonlanır.