Amerikan Hegemonyası Sona mı Eriyor?

İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, dünya halkları iki küresel gücün (Sovyet Rusya’sı ve ABD) ortaya çıkmasına ve askeri, siyasi, iktisadi, kültürel/ideolojik anlamda yaşanan bir ‘’soğuk savaş’’a sahne oldu. Soğuk Savaş döneminin, sosyalist ideolojinin kurallarıyla idare edilen Sovyet Rusya’nın yıkılışıyla birlikte sona ermesinin ardından başta ABD olmak üzere Batı dünyası zaferini ilan etti. Aslında bu zafer, sosyalizm karşısında kapitalizmin ya da Atlantik sisteminin zaferiydi. Artık kapitalizm ‘’sorgulanamazdı’’. Küresel sistemin tek başına patronluğunu üstlenen ABD, ‘’önleyici savaş’’ doktrini çerçevesinde, gerektiğinde Afganistan’da, gerektiğinde Irak’ta askeri müdahaleler gerçekleştirdi. ABD, Türkiye de dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanına askeri üslerini yerleştirdi ve gücünün zirvesine ulaştı. Peki günümüze gelindiğinde Amerikan hegemonyası dünya ülkeleri üzerinde aynı şekilde devam edebiliyor mu? Ya da edebilecek mi?

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, hiçbir süper güç ebediyen süper güç olma niteliğini sürdürememiştir. Eğer meseleye büyük tarihçi ve sosyolog İbn-i Haldun’un devletlere bakış açısıyla bakarsak, devletler de insanlar gibi doğan, büyüyen ve ölen canlı organizmalardır. Devletlerin tarihine bu perspektiften baktığımızda, dünya sisteminde Amerikan ya da Batı hegemonyasının ilelebet süreceğini kim iddia edebilir? Trump ve ekibi bu hegemonyanın devamı için gerek ABD içinde küreselci, finansçı ve teknolojiye hakim  güçlerle, gerekse ülke dışında askeri, siyasi, iktisadi alanda diğer ülkelerle kıyasıya bir çatışma içerisindedir. Elbette ki ABD dışındaki dünyada meydana gelen çatışma örneğin askeri alanda, Suriye’de PKK’nın Suriye kolu olan YPG üzerinden Türkiye’ye karşı vekalet savaşları şeklinde gerçekleşebileceği gibi, kanaatimizce bir sosyal medya ve istihbarat operasyonu olan Hong Kong hadiseleri şeklinde ya da Çin’e karşı başlatılan ticari savaş hamleleri şeklinde de meydana gelebilmektedir. Çünkü, bilindiği üzere yaşadığımız çağda meydana gelen çatışma ve savaşlar konvansiyonel olmaktan çok ‘’melez savaş’’ konsepti içerisinde değerlendirilebilir.

Mevcut dünya düzenindeki Amerikan hegemonyasını Atlantik sisteminin hegemonyası olarak anlamak gerekir. Çünkü ABD’nin dünyaya ihraç ettiği demokrasi, kapitalizm, liberalizm gibi değerler de Batı medeniyetinin ürünleridir. ABD, Atlantik dünyasının başat gücü ve askeri, siyasi, iktisadi anlamda lideridir. Ancak son zamanlarda yaşanan sadece birkaç hadiseye bakıldığında, Amerikan liderliği ve hegemonyasının sorgulandığı görülmektedir. (2017 yılında BM Kudüs tasarısı oylamasında aldığı yenilgi, S400 meselesinde Türkiye’ye söz geçirememesi, Suriye ve Libya’daki başarısız dış politika hamleleri vs.) Batı dünyasının özellikle iktisadi anlamda öne çıkan gücü AB’ye baktığımızda ise birliğin giderek siyasi anlamda ayrılıkların içerisine girdiği görülmektedir. İngiltere uzun süredir Brexit sürecinin sıkıntılarını yaşamakta ve yeni başbakanın tavır ve açıklamalarından birlikten ayrılmada kararlı olduğu anlaşılmaktadır. Brexit gibi uzlaşılması zor bir meselenin yanı sıra, AB ülkelerinin kendi içerisinde aşırı sağ parti ve hareketlerin giderek etkin konuma gelmesi birlikteki çatlakları derinleştirmektedir. Bu sebeple, sadece Amerikanın değil, aynı zamanda Batı hegemonyasının da  çökmekte olduğunu ve dünyanın ‘’siklet merkezi’’nin giderek Asya’ya kaymakta olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye Yeni Dünya Düzeninde Nerede Yer Almalı?

Türkiye, geçmiş yıllarda yapılan hatalardan (aşırı şekilde Batı yanlısı ve reaktif, pasif dış siyaset anlayış ve uygulamaları) ders çıkararak, halihazırda olduğu gibi proaktif dış siyaset anlayışını benimsemeli ve uygulamalıdır. Yumuşak güç unsurlarının kullanımı vasıtasıyla Balkanlar, Kafkaslar ve Afrika’da gerçekleştirilen faaliyetler ve Türk yumuşak gücünün etki alanı arttırılmalı ve genişletilmelidir. Dünyamızın giderek dijitalleşmeye başladığı, Blockchain teknolojisi, kripto para, yapay zeka gibi konuların giderek önemini arttırdığı, mevcut yapıda siber savaşlar ve biyolojik savaşların yanı sıra sosyal medya vasıtasıyla uygulanan, kitleleri harekete geçirmeye yönelik istihbari savaşlar da görülmektedir ve gelecekte de görülecektir. Türkiye, konvansiyonel savaşın dışında tüm bu savaş türlerine de hazırlıklı olmalı ve çağımızın yeni güvenlik konseptini doğru şekilde idrak edebilmelidir. Türk dış siyaseti, büyük güçler arasında denge siyaseti üzerine oturtulmalıdır. Rusya’yla her alanda gelişen ikili ilişkiler Türk ekonomisine katkı sağladığı gibi, Suriye meselesinde de Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarında ve Astana Süreci’nde görüldüğü üzere Türkiye’nin Suriye siyasetinde hareket imkanı sağlamıştır. Çin’le ticari ilişkileri geliştirme anlamında, 21.yüzyılın en büyük kalkınma projesi olan Bir Kuşak Bir Yol projesi Türkiye açısından büyük bir fırsattır. Bunun dışında Ortadoğu’da İran ile ilişkiler olumlu bir istikamette ilerlemektedir. Mısır ve Libya’da ise mevcut yapıya bakıldığında her iki ülkede de mevcut yönetimlerin değişmesi durumunda Türkiye’nin lehine gelişme gösterebilir. Temelde Türkiye, İran ve Rusya’dan oluşan, Suriye meselesinin çözümünde birlikte hareket eden ve gelecekte Katar, hatta Pakistan ve Hindistan gibi ülkelerin de dahil olabileceği  yeni bir güç bloğu oluşmaktadır.Türkiye, bu güç bloğu içerisinde yer alarak bu ittifaktan iktisadi, siyasi ve diplomatik anlamda fayda sağlamasının  yanı sıra Batı ülkeleri karşısında bu ittifakı bir dengeleme unsuru  olarak kullanabilir. Bu işbirliklerinin yanında elbette dini, tarihi, kültürel bağlarımızın bulunduğu İslam dünyası ile geçmiş yıllarda temelleri atılan D8 gibi oluşumlar genişletilmeli ve güçlendirilmelidir.

Dünya sisteminde Amerikan hegemonyası sona ermektedir ve dünya, Avrasya’daki büyük güçlerin hakim olacağı yeni bir sisteme doğru evrilmektedir. Şüphesiz ki bu büyük güçlerden biri de Türkiye olacaktır. Gelecek Çin ve Türk yüzyılı olacaktır!..